Made in Europe: Yeni sanayi politikasının vergisel sonuçları
Avrupa Komisyonu tarafından 4 Mart 2026 tarihinde yayımlanan Sanayi Hızlandırma Yasası (Industrial Accelerator Act – IAA) teklifi, Avrupa’nın üretim kapasitesini güçlendirmeye yönelik yeni sanayi politikasının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Kamuoyunda “Made in Europe” olarak ifade edilen bu yaklaşım, Avrupa’da üretimi ve yerli tedarik zincirlerini desteklemeyi amaçlamaktadır.
Teklif, imalat sanayiinin Avrupa Birliği (AB) gayrisafi yurt içi hasılası (GSYH) içindeki payını 2024’teki yüzde 14,3 düzeyinden 2035’e kadar yüzde 20’ye çıkarmayı hedeflemektedir. Bunun için kamu ihalelerine ve kamu desteklerine Avrupa menşeli içerik ve düşük karbon şartı bağlanmakta, belirli stratejik sektörlerdeki büyük yabancı yatırımlar da istihdam ve teknoloji transferi gibi koşullara tabi tutulmaktadır. Ancak düzenlemenin önemi yalnızca sanayi politikasıyla sınırlı değil. Avrupa’nın üretimi kendi sınırları içinde yoğunlaştırma çabası, uluslararası vergi rekabetini ve çok uluslu şirketlerin yatırım kararlarını da etkileyecek niteliktedir.
Yatırım teşviklerinde yeni vergi dengesi
Avrupa’da stratejik sektörlere sunulacak hibeler ve finansman imkânları, üretim yatırımlarının bir kısmını Türkiye yerine AB ülkelerine yöneltebilir ancak burada teşvikin kâğıt üzerindeki tutarı yanıltıcı olabilir.
OECD’nin küresel asgari kurumlar vergisi (Pillar Two) düzenlemesi, çok uluslu şirketlerin ülke bazında efektif vergi yükünün yüzde 15’in altında kalması halinde tamamlayıcı vergi öngörmektedir. Burada teşvikin hukuki biçimi önemlidir. Vergi indirimleri ve nitelikli iade edilebilir vergi kredileri aynı şekilde değerlendirilmemektedir. Dört yıl içinde nakden veya nakit eşdeğeri olarak iade edilebilme koşulunu sağlayan vergi kredileri GloBE geliri içinde dikkate alınırken, bu koşulları karşılamayan krediler kapsanan vergileri azaltmaktadır. Doğrudan kamu hibeleri de kural olarak GloBE geliri olarak değerlendirilir. Dolayısıyla teşvikin türü, yatırımcıya sağladığı net avantajı değiştirebilir.
Ülkemizde 7524 sayılı Kanun ile küresel ve yerel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisi sistemini mevzuatına almıştır. Bununla birlikte indirimli kurumlar vergisine dayanan yatırım teşviklerinin Pillar Two karşısındaki etkinliği ayrıca sorgulanmalıdır. Teşvik nedeniyle azalan verginin tamamlayıcı vergiyle karşılanması, yatırımcı açısından beklenen avantajı sınırlayabilir. Yerel asgari tamamlayıcı vergi ise bu ilave verginin, ilgili şartlar çerçevesinde Türkiye’de tahsil edilmesini amaçlamaktadır.
Üretim taşınırsa matrah da taşınır
Türkiye’de üretip Avrupa’daki satış ve dağıtım şirketleri aracılığıyla pazara çıkan gruplar, yeni menşe ve üretim koşulları nedeniyle faaliyetlerinin bir kısmını Avrupa’ya kaydırmayı düşünebilir. Böyle bir karar, grup şirketlerinin fonksiyon, varlık ve risk dağılımını değiştireceğinden ilişkili şirketler arasındaki fiyatların da buna göre yeniden belirlenmesi gerekir.
Bu durumda, Türkiye açısından sonuç, kaybedilen yatırımla sınırlı kalmayacaktır. Kurumlar vergisi matrahı daralabilir, grup içi hizmet ve gayrimaddi hak ödemelerinin yönü değişebilir. Vergi idaresinin yeniden yapılanmayı Türkiye’den fonksiyon ve kâr potansiyeli çıkışı olarak değerlendirerek bir bedel talep edip etmeyeceği de ayrıca önem taşır. Bu nedenle üretim faaliyetlerini taşıyan şirketlerin transfer fiyatlandırması analizlerini ve yeniden yapılandırma işlemlerinin vergisel sonuçlarını önceden değerlendirmeleri gerekir.
Türkiye’de ödenen karbon fiyatı
Yeni sanayi politikasının vergisel açıdan en somut bağlantılarından biri AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizmasıdır (SKDM). 1 Ocak 2026’da kesin uygulama dönemine geçen mekanizma; demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre, elektrik ve hidrojen ithalatında gömülü emisyonlar üzerinden maliyet doğurmaktadır. Yükümlülük hukuken AB’deki yetkili beyan sahibine ait olmakla birlikte, bu maliyetin sözleşmeler yoluyla Türk üreticiye yansıtılması beklenebilir.
Mekanizma, üretim ülkesinde fiilen ödenmiş karbon fiyatının belirli şartlarla mahsup edilmesine izin vermektedir. Türkiye, 7552 sayılı İklim Kanunu ve 27 Ağustos 2026 tarihli Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği ile ulusal karbon piyasasının hukuki altyapısını oluşturmuştur. Ancak pilot dönemde ücretsiz tahsisatların oranı ve dağıtım esasları Karbon Piyasası Kurulunun kararlarına bırakılmıştır. Ücretsiz tahsisatla karşılanan emisyon için fiilen ödenmiş bir karbon fiyatından söz edilemeyeceğinden, bu tutarın SKDM kapsamında mahsup edilmesi de mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla Türkiye’de emisyon ticaret sisteminin kurulmuş olması tek başına ihracatçıya SKDM avantajı sağlamayacaktır.
Gümrük Birliği yeterli mi?
Teklif, Türkiye gibi AB ile gümrük birliği bulunan ülkelerden gelen menşeli içeriklerin belirli kamu alımları ve destekler bakımından AB menşeli içeriklere eşdeğer kabul edilmesini öngörmektedir. Ancak malın serbest dolaşımda bulunması, menşe eşdeğerliği ve AB kamu ihalelerine erişim ayrı hukuki meselelerdir. Birine verilen olumlu cevap diğerleri içinde kendiliğinden olumlu sonuç doğurmamaktadır. Ayrıca teklifin henüz yasama sürecinde olduğu da gözden kaçmamalıdır.
Türkiye’nin Brüksel’deki müzakere masasında Gümrük Birliği’nin kazanımlarını korumaya çalışması elbette önemli. Ancak meselenin bundan ibaret olmadığını da görmek gerekli. Türkiye›nin yatırım teşviklerini, asgari vergi sonrasındaki rekabet gücünü ve karbon fiyatlandırma sistemini de yeniden değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü yeni dönemde yatırımcıya sunulan teşvikin büyüklüğü kadar, bu teşvikin hangi ülkenin hazinesinde kaldığı da önem taşıyor. Avrupa›nın sanayi politikasındaki değişim, Türkiye›nin vergi politikasını da ister istemez değişime zorluyor.