Vergi kurallarını kim yazacak?
Pratikte, otuz sekiz ülkenin yazdığı kuralları yüz doksan üç ülke uyguluyor. Konu tam da bugünlerde New York'ta tartışılıyor.
Birleşmiş Milletler Uluslararası Vergisel İş Birliği Çerçeve Sözleşmesi'ne ilişkin Hükümetlerarası Müzakere Komitesi'nin beşinci oturumu 3 Ağustos 2026'da başladı. 13 Ağustos'a kadar hem çerçeve sözleşme taslağının hem de ilk iki protokolün tamamlanması hedefleniyor. Protokollerden biri sınır ötesi hizmetlerin, dijital hizmetler dâhil, vergilendirilmesine, diğeri uyuşmazlıkların önlenmesi ve çözümüne ilişkin. Sürecin dayanağı Genel Kurul'un Aralık 2024'te kabul ettiği Görev Tanımı. Müzakerenin bir takvimi var ve nihayetlenen metnin imzaya açılması bekleniyor.
OECD neden bunca zaman başroldeydi?
Bugün uluslararası vergi hukuku dediğimiz şeyin büyük bölümü OECD tarafından hazırlanmış metinlere dayalıdır. Model Vergi Anlaşması, Transfer Fiyatlandırması Rehberi, BEPS, İki Sütunlu Yaklaşım vb. Hiçbiri teknik açıdan bağlayıcı olmayan bu metinler, OECD sayesinde çoğu ülkenin iç mevzuatına taşındı.
Temelde bağlayıcı olmayan metinlerin bu ağırlığa ulaşması ilk bakışta çelişkili görünse de teknik kapasite ve kurumsal sürekliliğe dayalı başka bir seçenek olmaması bu sonucu getirmişti. Daimi işyeri, emsallere uygunluk, matrah aşındırma gibi kavramlar bir kez yerleşince, bu sözlüğü kullanmayan ülkeler tartışmaya katılmakta bile zorlandı. Bu nedenle, OECD'nin konumunun hukuki bir yetkiden değil, biriken bu bilgi sermayesinden geldiğini söyleyebiliriz.
Neden şimdi bir BM sözleşmesi?
Çünkü OECD'nin yaklaşık otuz sekiz üyesi var, Birleşmiş Milletler'in 193. Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkelerinin yıllardır tekrarladığı itirazlar üç noktada toplanıyor. Kurallar ağırlıklı olarak gelişmiş ülkeler tarafından yazılıyor. Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları yeterince gözetilmiyor. Çok uluslu şirketlerin faaliyetinden doğan verginin önemli kısmı merkez ülkelerde kalıyor.
Zamanla buna somut şikâyetler eklendi: dijital şirketlerden yeterince vergi alınamaması, maden ve doğal kaynak gelirlerinden beklenen payın elde edilememesi, kârın düşük vergili ülkelere kaydırılabilmesi. Genel Kurul'un Aralık 2024'te Görev Tanımı'nı kabul etmesiyle bu itirazlar ilk kez kurumsal bir sürece dönüştü.
Masada iki farklı sözleşme fikri var
Avrupa Birliği ve onunla birlikte hareket eden OECD ülkelerine göre sözleşme genel çerçeveyi çizen üst düzey bir belge olarak kalmalı, devletlerin mevcut ikili anlaşmalardan ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri açıkça korunmalı. Birlik adına konuşan İrlanda, sözleşmenin uluslararası hukuk, Birlik hukuku, ulusal hukuk düzenleri ve yürürlükteki anlaşmalarla ilişkisinin hukuki belirlilik sağlayacak biçimde yazılması gerektiğini belirterek protokolün isteğe bağlı olduğunun metinde açıkça yer alması gereğine işaret etti Bu yaklaşıma göre, opsiyonel bir protokolün, imzalamayan devlet bakımından pratik bir sonuç doğurmayacağını da eklemek gerekir.
Afrika Grubu öncülüğündeki G77 ülkeleri ise taslağın büyük ölçüde korunmasından yana. Grup adına konuşan Zambiya, amaç ve ilkelere ilişkin maddelerin zaten üye devletlerin daha önce uzlaştığı Görev Tanımı metninden alındığını, bu nedenle yeniden açılmaması gerektiğini savunuyor. Sözleşmenin diğer uluslararası hukuk belgeleriyle ilişkisinin ise Madde 21 kapsamında düzenlenmesi önerilmektedir. Afrika Vergi İdareleri Forumu ile Afrika Birliği de bu tutumu desteklemektedir.
Asıl tartışma Madde 5'te
Vergilendirme yetkisinin adil dağılımını düzenleyen bu madde, birden fazla bağlama kuralı sayıyor, ancak aralarında bir öncelik sıralaması kurmuyor. OECD çizgisindeki ülkelerin eleştirisi teknik açıdan oldukça güçlü: sıralama yoksa aynı gelir üzerinde birden fazla devlet hak iddia edebilir, ya da hiçbiri edemez. Çifte vergilendirme veya çifte vergilendirmeme sorununun ortaya çıkması kaçınılmaz. Afrika Grubu'nu destekleyen ülkelerin itirazı ise aksi yönde. Bu ülkelere göre, son revizyonlar ekonomik faaliyetin açık bir kaynak ülke bağlantısı olma niteliğini zayıflattı; bu da hem piyasa ülkelerinin hem de üretimin fiilen yapıldığı ülkelerin elini rahatlatmaktadır.
Yürürlükte yaklaşık üç bin ikili vergi anlaşmasını düşündüğümüzde OECD tarafının kaygısında haklılık payı var. Bunların üzerine bağlama kuralları arasında sıra gözetmeyen bağlayıcı bir çerçeve oturursa, sonuç daha adil bir paylaşım yerine yorum karmaşası olabilir. Öte yandan hukuki belirlilik görüşünün pratikte hemen her zaman mevcut dengeyi koruma yönünde işlediğini de unutmamak gerek. Belirlilik başlı başına değerlidir; ama kimin lehine belirlilik olduğu ayrı bir sorudur.
Türkiye neresinde duruyor?
Türkiye'nin konumu bu tabloda tek taraflı değil. Türkiye, OECD üyesi olarak mevcut mimarinin parçası, aynı zamanda kaynak ülke özellikleri taşıyan bir ekonomi. Bu iki sıfat tartışılan çerçeve için her maddede aynı yöne sonuç doğurmuyor. Anlaşma ağının korunması ve hukuki belirlilik başlıklarında OECD çizgisine yakın durmak Türkiye'nin lehinedir. Buna karşılık kaynak ülkenin vergilendirme yetkisinin güçlendirilmesi ve dijital hizmetlerden alınacak verginin paylaşımı gibi konularda gelişmekte olan ülkelerin talepleri uzun vadeli çıkarına daha yakın olabilir.
Belirleyici olan lafız olmayabilir
Çerçeve ne kadar iddialı yazılırsa yazılsın, protokoller isteğe bağlı kalırsa fiili etkisi sınırlı olacaktır. Bu şekilde bağlayıcı hale gelirlerse, üç bin anlaşmalık mevcut anlaşma ağı üzerinde bir karmaşa hiç sürpriz olamayacaktır.
Başlıktaki soruya dönersek New York'taki tartışma, hangi şirketin ne kadar vergi ödeyeceğinden çok, bu sorunun cevabını kimin vereceğiyle ilgili. Türkiye'nin süreci izleyen bir üye olarak değil, pozisyonunu önceden belirlemiş bir taraf olarak takip etmesinde yarar olduğu görüşündeyim.